Kültür Erozyonu

Fotografta görülen lokantanın tabelası, Türkiye’de kültür erozyonunun varmış olduğu noktayı, kültürel kişiliksizliği ve cehaleti gösteriyor. Bu ve benzeri tablolar, şu anda içinde bulunulan siyasi karışıklık da göz önüne alınarak değerlendirilecek olursa, Türkiye’nin yakın gelecekte ne kadar abuk subuk bir ülke olacağı, her şeyin ne kadar sürreal olacağı çok net olarak görülür.

Zırvalığın fotografıdır.
Zırvalığın fotografıdır.

Bu tabela kültürel kişiliksizliği gösterir çünkü Istanbul’un turistik olmayan bir semtinde, hiç de gerekmediği halde İngilizce bir tabela kullanma çabası var. Kültürel erozyon var, çünkü hem Türkçe, hem de İngilizce sözcükler zırva bir biçimde bir araya getirilmiş. Cehalet de var çünkü “ızgara” ve “yemek” ayrı ve farklı kategorilermiş gibi “Izgara ve yemek evi” ibaresi kullanılmış.

Dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı!

 

Advertisements

Türkçe’nin Kaydı Kuydu

Son birkaç yıldır çalıştığım üniversitede “kayıtlanmak” sözcüğü kullanılır hale geldi. Kulaklarımı fena halde tırmalayan bu kelimenin nereden çıktığını, kimin icadı olduğunu bilmiyorum. Böyle bir kelimenin uydurulmuş olması, üstelik de zaten bu anlamda bir kelime var ve kullanılmakta iken, bana Türkçe’nin gayet isabetli ve bazen taşı tam da gediğine oturtmaya yarayan atasözlerinden birini hatırlatıyor: Bir deli kuyuya taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış. Gelin de çıkın işin içinden. Söz konusu kuyuya taş atan deli kimdir, bilemem ancak bu kelime öğrenciler arasında aldı yürüdü. Kayıtlanmak aşağı, kayıtlanmak yukarı..

Kaydolmaya ne oldu?

Her ne kadar son yıllarda kendisine güvenim sarsılmış ise de yaş tahtaya basmamak temkinliliği ile Türk Dil Kurumunun sözlüğüne sarıldım ve kayıtlanmak diye bir zırvalığın olmadığını görüp ziyadesiyle rahatladım.  Ne yazık ki, benim Türkçe bilgimin doğruluğunu teyid etmiş olmam fazla bir şey ifade etmiyor.

Diline zerre kadar saygısı olmayan necip Türk kavmi bildiğini okumaya devam ettiği ve yoluna bu şekilde devam ettiği takdirde günün birinde özünü kaybedip başka bir milletin sultası altına gireceğinden kimsenin şüphesi olmasın. Bir milleti millet yapan, dilinden başka ne olabilir ki? Üniversiteler dahi anadilin kullanılışına özen göstermezse, o ülkenin akıbeti hakkında olumlu düşünmek mümkün olabilir mi? Oraya buraya bayrak dikmekle ve binbir türlü milliyetçi hezeyana kapılmakla iş bitmiyor. Kendi dilini doğru dürüst kullanamayan bir millete yabancı dilde eğitim vermekle de bir yere varılamayacağı anlaşılıyor. Önemli olan, insanın asıl benliğine sahip çıkması ve onurunu bu şekilde korumasıdır. Bunun yolu da kendi diline sahip çıkmak ve onu geliştirmek için çalışmaktır.

Dil ve Çeviri Ehliyeti Üzerine

1990’lı yıllarda özel radyo ve televizyon yayınlarının yasallaşmasıyla birlikte ve toplumdaki genel yozlaşmaya paralel olarak basın dünyasının nasıl seviyesizleştiğine şahit olduk. Ayyuka çıkan bu düzeysizliğin bir boyutunu da Türk Dili’nin kullanımına ilişkin olarak görüyoruz. Söz konusu yayınlarda tahammül sınırlarını zorlayan amiyane dil bir tarafa, bir de acınası bir cehaletin ne ölçüde hüküm sürdüğüne şahit oluyoruz.

Toplumda yaşayan insanların güven, huzur ve sağlığına yönelik olarak icra edilen bütün mesleklerde kişilerin ehil olduklarını kanıtlamaları gerekir. Örneğin bir doktor, mesleğini icra etmeden önce staj yapmak ve bazı uygulamaları öğrenmek zorundadır. Öğretmenler, mesleğe başlarken önce stajyer öğretmen olarak çalışırlar, daha sonra aslen atanırlar. Bir avukat da, önce staj yapar, sonra yazıhane açar ve dava almaya başlar. Hatta daha da basit bir örnek verecek olursak, otomobil kullanmak isteyen bir vatandaş, önce bu işin nasıl olacağını öğrenir, sonra da sınavlara girerek ehliyet alır ve böylece direksiyon başına geçer. Diger pek çok meslek ya da uygulama için de benzer düzenlemeler vardır. Aynı düzenlemelerin, artık tercüme yapan kişilerden de istenmesi zamanı gelmiştir, çünkü ehliyetsiz mütercimlerin yaptıkları cahilane hatalar, bütün bir millete ve onların diline yapılmış bir saygısızlık olmanın ötesinde, dil kirliliğine de yol açıyor. Bunun için, her ne tür tercüme olursa olsun, bu işi yapacak insanların sıkı bir dil sınavına tabi tutulmaları ve ancak ehliyet sahibi olduktan sonra çeviri yapmalarına izin verilmesi gerektiği anlaşılıyor.

Devlet televizyonunda bir caz programı düşününüz ki, cazın tarihçesini anlatan kişi, “New Orleans’taki kırmızı ışıklı bölgeler” den bahsediyor. Gene aynı sunucu, birtakım müzisyenlerin, başka bazı kişilerin “idol”leri olduğunu tekrar tekrar ifade ediyor. İngilizce bilmeyen biri, bu ifadelerden ne anlayabilir acaba? Hiçbir şey! Bu, verilebilecek tek bir örnek ve nisbeten de zararsız sayılabilecek bir örnek, çünkü hiçbir anlaşılır tarafı yok.

Bir de şu örneğe bakalım şimdi: Bir Amerikan filminde, Vietnam’da cephede birbirleriyle sohbet eden Amerikalı askerler, içinde bulundukları durumdan bıkkınlıklarını dile getiren ifadeler kullanmaktadırlar ve bir tanesi, arkadaşına dönüp “Eve ne zaman gideceğiz acaba?” gibi bir soru sormakta, öbürü de “Bilmiyorum” demektedir. Bu da nisbeten anlaşılabilen ve az zararlı bir bilgisizlik örneği.

Yukarıda belirtilen ilk örnekte kullanılan “kırmızı ışıklı bölgeler” ile kastedilen, “red light districts”, yani, kentin fuhuş semtleridir. Bu belgeselin çevirisini yapan kişiler besbelli ne İngilizce, ne de Türkçe biliyorlar. İngilizce bilmiyorlar, çünkü bu deyimin ne demek olduğunu anlamamışlar. Türkçe de bilmiyorlar, çünkü böyle bir ifadenin Türkçe’de hiçbir anlam veremeyeceğinin dahi farkında değiller. “İdol”lere gelince: Burada kastedilen, bir kişinin başka bir insana duyduğu hayranlıktır. Fakat ne kadar yazık ki, Batı dilleri ile aşinalığı olmayan insanların bu sakil ifadelerden bir anlam çıkarabilmesi mümkün değil. İdol’ün anlamı put, yani, sanem’dir. Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, kastedilen, çok büyük hayranlık duyulan kişilerin ilâhlaştırılmasıdır.

Şimdi ikinci örneğe bir bakalım. Burada Amerikalı askerler, sıla hasreti içindedirler ve bir an önce yurda dönmek istemektedirler. Bu da Türkçe’de yurt, ya da memleket sözcükleriyle ifade edilir. Fakat İngilizce’deki “I want to go back home” ya da benzeri ifadelerdeki “home”, burada ev değil, memleket, yurt demektir. Nitekim, Türkçe’de doğal konuşma içerisinde bu ifadeleri kullanırız. Ama işinin ehli olmayan mütercimler, tercüme işinin motomot çeviriden ibaret olduğunu sanmakta ve bu gibi konuşmaları kelime kelime çevirmektedirler.

Bir de bu cehaletin neden olduğu dil kirliliği var ki ona da bazı örnekler göstermek gerekiyor. Televizyon filmlerinde, özellikle pembe dizi (soap opera) tipi yayınlarda sıkça karşımıza çıkan hatalar, artık televizyon seyircisi gençlerin diline girmiştir: Bir genç, öbürüne “Abi, hiç çalışmadan girdiğim sınavdan 70 aldım” türü bir şey söyler, diger genç de ona “Ciddî olamazsın” der. Hatta bu garip ifade artık reklamlarda dahi kullanılmaya başlamıştır. Halbuki Türkçe’yi iyi bilen ya da özenle kullanan herkes teslim edecektir ki, bu dilde böyle bir ifade yoktur, ve bu tip konuşmalar, İngilizce’den yapılan yanlış çevirilerden kaynaklanmaktadır.

Aslında burada ciddî olamayan, bu dil kirliliğine yol açan çevirmendir! Bu örneklerin tam bir listesini verecek olsak, ortaya epey uzun bir döküm çıkar. Fakat, biz bir örneğe daha bakıp bu yazının sonunu getirelim. Gene İngilizce’den çevirilen filmlerde şöyle bir durum sık sık karşımıza çıkıyor: Diyelim ki bir kadın, bir erkek arkadaşını ziyaret eder. Odasına girdiği zaman arkadaşıyla merhabalaşırlar, sonra da erkek, kendisini ziyarete gelen kadına “Neden oturmuyorsun?” der. Bu da İngilizce’yi iyi bilmeden tercümeye kalkışmanın bir sonucu hiç kuşkusuz. Burada ve benzer durumlarda, örneğin, “Neden bir içki almıyorsun?”, vs. dendiğinde, “Why don’t you have a seat”, ya da “Why don’t you have a drink?” denmiştir ki, İngilizce’de bu bir soru değil, tekliftir. Bunun Türkçesi ise, “Otursana” ya da “Oturmaz mısın” gibi bir ifadedir. Gene Türkçe’de, “Neden oturmuyorsun” dendiğinde, gerçekten karşımızdaki kişinin neden oturmadığını merak ettiğimiz için böyle bir soru sorarız.

Yukarıdaki birtakım tipik örneklerden gördüğümüz gibi, milyonlarca insanın her gün her dakika izlediği (zaten kalitesiz) televizyon programlarının tercüme edilmesi, hiç de ehil olmayan ellere teslim edilmektedir. Bu yetersizlik sadece televizyon programları için değil, gazetelerde ve dergilerde yayınlanan makaleler için de geçerlidir. Ayrıca diger dillerden yapılan tercümelerin de pek güvenilir olmadığını görüyoruz. Gerek devlet televizyonunda ve gerekse özel kanallarda yayınlanan filmlerin Türkçe alt yazılarında hatalı çeviriler yapılıyor. Toplumun sağlığı açısından nasıl ki diş tabibi olmak için dişçilik fakültesine gitmek gerekiyorsa, nasıl ki sağlık memuru olmak için belli bir teknik eğitim gerekiyorsa, çeviri yapabilmek için de bu işe niyetlenenlerin ehliyet alması gerekir ki, ortaya çıkacak işin niteliğinden emin olabilelim. Bir dili kırık dökük biliyor olmak, bu gibi işler için yeterli değil. Üniversite mezunu olmak da yeterli olmayabilir. Ayrıca, anadile de çok iyi hakimiyet gerekir ki, bu da üniversite mezunu olmakla hemen elde edilebilecek bir beceri değil.

Fakat ne yazık ki Türkiye, cehaletin körüklendiği, bayağılığın komedi diye kitlelere yutturulduğu, eğitim kalitesinin gitgide düştüğü ve Prof. Doğan Kuban’ın Cumhuriyet gazetesinde pek çok kez isabetle belirttiği üzere kır kültürünün hükmü altında yaşayan bir ülke haline geldi. Bu atmosferin kısa ya da orta vadede dağılacağını ummak herhalde fazla iyimserlik olacaktır. Konuşulan ve milleti millet yapan tek ve en önemli unsur olan dile özen gösterilmesini talep etmek ise kültürel hayatiyet için gerekli olduğu kadar bir onur meselesi olarak görülmelidir.