Bunker ve Frank Üzerine

2005 yılı içinde iki önemli sosyal bilimci hayata veda etti. Bunlardan André
Gunder Frank 2005 Nisan ayında, Stephen Bunker ise Temmuz’da aramızdan
ayrıldı. Bu yazıyı hazırlamaktaki amacım hem dünya sistemleri kuramına büyük katkıda bulunmuş olan bu iki önemli akademisyenin hatırasına saygıda bulunmak, hem de yapmış oldukları bilimsel çalışmaların bugünkü dünyayı anlamak bakımından önemini ve güncelliğini vurgulamak.

Stephen Bunker’ı kısaca tanımlamak gerekirse hem bir Latin Amerika
uzmanı, hem de alan araştırmacısı olduğunu ifade etmek herhalde yerinde olur. Son kitabı Ekim 2005’te yayımlanan Bunker, çalışmalarında çevre koşullarına önem verilmesi gerektiğini vurgulamış ve dünyadaki doğal kaynakların kullanılış biçiminin dünya sisteminin oluşmasındaki rolünü göstermiştir.

Doktorasını aldıktan on yıl sonra, 1985’te yayımladığı ilk kitabı
Underdeveloping the Amazon’da, Amazon havzasındaki doğal kaynakların
kullanılması sonucunda bu bölgenin dünyanın diger bölgeleriyle olan ilişkisinin nasıl şekillendiğini açıklamıştır. Avrupalılar’ın bu bölgedeki kaynakları kullanmaya başlamasının bir sonucu olarak Amazon havzasındaki toplulukların hayatı değişmeye başlar, belli sınıflar ekonomik açıdan güçlenirken çevre tahribatı oluşur ve toplum da fakirleşmeye başlar.(1)

Günümüzde Amazon havzasının nasıl hızla tahrip edildiğini ve bu tahribatın
gerek o bölgeye ve gerekse dünyanın bütününe ne gibi kötü etkileri olabileceğini izliyor olmakla birlikte bu kitabın okunması, çevre ve doğal kaynakların kapitalist dünya ekonomisindeki yerinin çok daha sağlıklı bir biçimde kavranmasına yardımcı olacaktır.

Doktora tezinin araştırmalarına dayalı olarak yayımladığı ve Amerikan
Sosyoloji Derneği tarafından ödüle layık görülmüş olan ikinci kitabı Peasants against the State, Uganda’daki köylülerin devlete karşı yürüttüğü mücadeleyi ve dünya kahve piyasası karşısında aldıkları tavrı inceler. Bu kitabın önemi, üreticilerin ve bunların oluşturduğu örgütlenmenin, piyasa mekanizmasının ve kahvenin dünya ekonomisindeki eşitsizliğe nasıl katkıda bulunduğunu göstermesinden kaynaklanır.(2)

En son çıkan iki kitabından biri olan Globalization and the Race for
Resources’da kitabın diger yazarı olan Paul Ciccantell’le birlikte ekonomik kaynak kullanımı ve dünya sisteminin oluşumunu tarihsel örnekleriyle inceleyerek ortaya önemli ampirik veriler koyar. Bu kitapta yazarların sağladığı bu verilerin dünya sistemleri kuramı açısından önemi, Fernand Braudel’in çalışmalarında gördüğümüz ince detaylardan daha az değildir. Kapitalizmin 600 yıla yaklaşan tarihinde doğal kaynakların sermaye birikimi için ifade ettiği önem, devlet politikalarının bu süreçleri nasıl şekillendirdiği, ve dolayısıyla kapitalizmin doğasında yatan eşitsiz kalkınma olgusunu, bazı bölgeler gelişirken diger bazı alanların nasıl azgelişmiş hale dönüştüğünü anlamak açısından bu kitap önemli bir kaynak oluşturmaktadır.(3)

İnsan ve çevre ilişkisine gösterdiği bu özenli yaklaşım ve doğal kaynak
kullanımının alan çalışması yapılarak incelenmesi ile Bunker, kuramsal önemi küçümsenmeyecek ampirik veriler sunmaktadır.

Kitaplarının hepsi önemli bilgiler içeriyor olmakla birlikte Bunker’ın
Ciccantell ile birlikte yazdığı Globalization and the Race for Resources adlı kitabı, kapitalizmin bütün bir tarihini açıklayan güçlü örnekler içerdiği için dünya sistemleri analizi ile ilgilenen her akademisyenin kitaplığında yer alması gereken önemli ve aydınlatıcı bir kaynaktır.

Bu yazının konusu olan diger yazar André Gunder Frank, dünyanın pek çok
yerinde adeta bir gezgin hayatı sürerek yaşamış, hayatını kazanmak için bedenî işler de dahil olmak üzere çok çeşitli işlerde çalışmış fakat çoğu zaman kendi tabiriyle “otoriteye baş eğmediği için” işine son verilmiş ve çeşitli üniversitelerde ders vermiş bir akademisyendir. Latin Amerika’nın geri kalmışlığını hem modernleşme teorilerinin ve hem de ortodoks Marksist teorinin önerdiğinden farklı bir yaklaşım ile açıklamış, bu bölgenin daha sömürgeleştirildiği dönemden itibaren kapitalist dünya ekonomisinin içinde olduğunu öne sürmüştür.

Latin Amerika ve azgelişmişlik üzerine pek çok kitabı ve makalesi bulunan
Frank’ın 1960’lı yılların başlarında bağımlılık kuramının (dependencía)
oluşturulmasında ve yaygınlaşmasında Fernando Henrique Cardoso ile birlikte büyük katkısı olmuş, 1970’lerde Dünya-Sistemleri yaklaşımını benimsemiş olarak Immanuel Wallerstein, Samir Amin ve Giovanni Arrighi ile birlikte “Dörtlü Çete”yi oluşturmuştur.(4)

1969’da yayınladığı Capitalism and Underdevelopment in Latin America
kitabında kalkınma ile azgelişmişliğin birbirini tamamlayan iki unsur olduğunu, ileri sürmüştür. Buna göre refah artışı ile fakirlik el ele yürümektedir ve azgelişmişliği yaratan nedenler, bu durumdaki ülkelerin bağımlı konumlarından kaynaklanmaktadır.

Frank, azgelişmişliğin kapitalist gelişme sonucu ortaya çıktığını ileri sürmüş,
bugünkü gelişmiş ülkelerin hiçbir zaman azgelişmiş olmadıklarını, olsa olsa
gelişmemiş bir aşamadan gelmiş olabileceklerini belirtmiştir. Azgelişmiş
ekonomilerde feodal yapılar bulunduğu tezini de reddetmiştir. Azgelişmişlik bir süreç olup bugünkü gelişmiş ülkelerin ortaya çıkardığı bir yapıdır.

Latin Amerika örnekleri üzerinden azgelişmişliği inceleyen Frank geride pek
çok makale  ve kitap bırakmıştır. Bugün geriye dönüp baktığımızda Frank’i bir bağımlılık kuramcısı olarak değil de bir dünya sistemleri kuramcısı olarak nitelemenin daha doğru olacağını görürüz.

Frank’in önemli bir katkısı, bağımlılık kuramlarının İngiliz dilinde
okunabilmesini ve bu teorilerin bu sayede Latin Amerika dışında tanınmasını
sağlamış olmasıdır. Frank olmasaydı, bu tür çalışmalar büyük ölçüde İspanyolca olarak kalacaktı çünkü bu kuramlar daha çok Arjantinli, Brezilyalı, Şilili, Meksikalı ve diger Latin Amerikalı sosyal bilimciler tarafından kaleme alınmış idi.(5) Bunun yanı sıra bağımlılık kuramları büyük ölçüde Frank ile tanındığı için Latin Amerikalı yazarların bu alana yaptığı katkının ne kadar zengin bir çeşitlilik içerdiğini görmek ve takdir etmek de İspanyolca bilmeyen araştırmacılar için mümkün olamamaktadır.

Bağımlılık teorisi, Litonjua’nın belirttiği üzere, kalkınma teorisinde
epistemolojik bir kopuş ifade eder ve Frank’in çalışmaları bunda “hiç de önemsiz olmayan” bir rol oynamıştır.(6)

Her ne kadar günümüz neoliberal rüzgârlarının kasıp kavurduğu dünyada bu
kuramlar pek ilgi çekmiyor ise de gerek yukarıda adı geçen yazarların ve gerekse diger dünya-sistem kuramcılarının görüşleri, geçerliliği korumaktadır ve bize önemli ipuçları vermektedir.

Her şeyden önce şunu belirtmek gerekir ki, dünya ekonomisi, onbeşinci
yüzyıldan bu yana sürekli genişleyen ve derinleşen kapitalist bir ekonomi olup bir bütün olarak ele alınmak zorundadır. Sermaye hareketlerinin sınır aşan karakteri, sermaye birikimi sürecinin küresel niteliği, uluslararası işbölümü ve ekonomiler arasındaki eşitsiz değişim (“unequal exchange”), Braudel’in “économie-monde” olarak tarif ettiği modern dünya sistemini bir bütün olarak ele almak gerektiğini ve azgelişmişlik sorunlarının ancak bu şekilde anlaşılabileceğini göstermiştir.(7)

Bu bağlamda, Bunker’ın ve Frank’in çalışmalarının pek çok bakımdan önem
ve güncelliğini koruduğunu görürüz. Ciccantell ve Bunker’ın Japonya’nın kalkınma sürecinde izlediği politikaları incelediği makale, sadece kalkınmanın nasıl olabileceği değil aynı zamanda küresel bir güç olmak için devletin nasıl aktif bir rol oynaması gerektiğini göstermektedir.(8)

Japonya, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD ve Dünya Bankası yardımı ile de olsa, çelik, gemicilik ve nakliyecilik sektörleri arasında yakın bir ilişki
oluşturarak ulusal ekonomisini yeniden kalkındırma yoluna gitmiştir. Uluslararası Ticaret ve Sanayi Bakanlığı öncülüğünde Japon çelik firmaları ve devlet, Avustralya’da uzun vadeli kontratlar yoluyla hammaddeye erişimi garantiye almışlardır. Benzer şekilde Kanada ve Brezilya’daki kaynaklar da
değerlendirilmiştir. Böylece Japonya, çeliğe dayalı ağır sanayi ve gemicilik
alanlarında 1950’li ve 1960’lı yıllarda önemli atılımlar yapmıştır. Bu arada çelik firmaları, üretimi daha verimli ve global ölçekte rekabetçi kılacak teknolojik ilerlemeler kaydetmiş ve global kaynaklara erişimde izlenen politika ile birlikte Japonya önemli fiyat avantajları elde etmiştir.

Japonya’nın kömür ve demir kaynaklarına erişim için takip ettiği model
sayesinde, sektör-firma-devlet işbirliği gemicilik ve çelik sanayilerinin önemli atılımlar yapmasını sağlamış, bu sayede daha büyük gemiler inşa edilerek daha büyük avantajlar elde edilmiştir. Gemi inşa sanayii ve çelik sanayii birbirlerini beslemişlerdir. Nasıl ki gemi inşa sanayii çeliğe ihtiyaç duymuşsa çelik sanayii de kömür ve demire ihtiyaç duymuştur. Söz konusu hammadeler elde edilip daha büyük tonajlı gemiler yapıldıkça daha büyük miktarlarda hammaddenin daha uzun mesafelerden taşınması da mümkün hale gelmiştir.

Netice olarak Japonya’nın kalkınmasında vurgulanması gereken unsurlardan
biri, Ciccantell ve Bunker’ın çalışmasından da anlaşılacağı üzere, hammaddeye erişim konusunun global bir strateji içerisinde ele alınmış olması ve bunun Japonya’ya dünyanın en büyük ekonomilerinden biri haline gelmesinde önemli avantajlar sağlamasıdır. İkinci ve gene önemli olan bir nokta, Japon devletinin üstlenmiş olduğu dirijist roldür. Devletin oynadığı bu rol, sermaye birikim sürecini hızlandırarak Japon sanayiinin dünya çapındaki rekabet gücünü arttırmış, gerek organizasyonel ve gerekse teknolojik gelişmelere zemin hazırlayarak Japonya’nın ABD hegemonyal düzeni içinde “merkezî” yerini sağlamlaştırmış ve aynı zamanda merkez ve çevre arasındaki eşitsizliğin devamına yol açmıştır.

Öbür yandan Çin, 2005 yılından bu yana azgelişmiş ülkelerle gitgide artan
ticari ilişkiler içine girmiş ve bu ilişkilerini uzun vadeli, eşit, istikrarlı ve tam bir işbirliğine dayalı olarak nitelemiştir.(9) Çinli liderler pek çok Afrika, Asya ve Arap ülkesini ziyaret etmiş ve bu ülkelerle önemli ticari bağlar kurulmasını sağlamıştır. Çin, gerek bu ticari ilişkilerinin ve gerekse diger ülkelere yaptığı yardımların herhangi bir koşula bağlı olmadığını belirtse de, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda yapılan oylamalarda Çin’in ticari ortaklarının genellikle Çin’i destekler tarzda ya da çekimser kalma eğiliminde oldukları gözlenmektedir. Çin’in doğal kaynaklara erişimini sağlayan bu ticari ilişkilerde söz konusu ülkelerin Çin’e bağımlılığının Çin’in onlara olduğundan daha fazla olduğu da gözlenmektedir.(10)

Böylece “globalleşen” dünyada bağımlılık ilişkileri ortadan kalkmamakta, nitelik değiştirmektedir. Çin her ne kadar dış politika hedeflerini ve ticari ilişkilerini kasten böyle bir çizgiye getirmiş olmasa da neticede artan ilişkiler ve gelişen karşılıklı çıkarlar, Çin ile diger azgelişmiş ülkeler arasında asimetrik bağlar oluşturmaktadır.

Çin’in izlediği strateji dikkatle incelenirse, kalkınması için gerekli doğal
kaynaklara erişim bakımından devasa yatırımlar yaptığı, diplomatik alanda
manevra alanını genişletecek adımlar attığı, ulusal parasının uluslararası rezerv para olma yolunda gittiği ve doğal olarak askeri alanda gitgide daha ön plana çıktığı görülür. Çin kalkınma bankasının verdiği kredi hacmi, Çin’in öncülüğünde Asya Altyapı Yatırım Bankasının kurulması, Çin’in hegemonyal potansiyelini ve aynı zamanda dünya kaynaklarına erişim konusundaki kararlılığını da ortaya koyuyor.

Gerek daha önce sanayileşmiş olan Japonya’nın dünya ekonomisi içindeki
yerini anlamak bakımından ve gerekse mevcut konjonktür içinde Çin’in
pozisyonunu değerlendirmek açısından Steven Bunker ve André Gunder Frank’ın çalışmaları, geçerliliğini hâlâ koruyan, güncelliğini kaybetmemiş perspektifler sunmaktadır. Çin’in izlediği kalkınma stratejisinin ve uluslararası ilişkilerinin niteliği, bağımlılık teorileri ve dünya sistemleri analizi çerçevesinde incelendiğinde söz konusu teorilerin açıklayıcı gücü bir kez daha görülmüş olacaktır. Bu yazıya konu olan iki akademisyen aramızdan ayrılmış olmasalardı dünya sistemleri kapsamında ortaya koyacakları başka çalışmalarla literatürü muhakkak ki daha da
zenginleştirirlerdi.

NOTLAR:

(1)Stephen G. Bunker, Underdeveloping the Amazon: Extraction, Unequal
Exchange, and the Failure of the Modern State (University of Chicago Press, 1985).

(2) Stephen G. Bunker, Peasants Against the State: The Politics of Market Control in Bugisu, Uganda, 1900-1983 (Chicago: University of Chicago Press, 1987).

(3)Stephen G. Bunker and Paul S. Ciccantell, Globalization and the Race for
Resources: Themes in Global Social Change (The Johns Hopkins University Press, 2005).

(4)Samir Amin, “A Note on the Death of André Gunder Frank (1929-2005)”
Monthly Review, http://www.monthlyreview.org/0405amin.htm, Accessed 9
Aralık 2005; Immanuel Wallerstein, “Remembering Andre Gunder Frank,” Review XXVIII, No: 3 (2005).

(5)Cristóbal Kay, Latin American Theories of Development and Underdevelopment (London: Routledge, 1990).

(6)M. D. Litonjua, “Third World/Global South: From Modernization to
Dependency/Liberation, to Postdevelopment,” Journal of Third World Studies, 34, No:1 (2012), p.32.

(7)Arghiri Emmanuel, Unequal Exchange: A Study of the Imperialism of Trade (New York: Monthly Review Press, 1972).

(8)Paul S. Ciccantell and Stephen G. Bunker. “International Inequality in the Age of Globalization: Japanese Economic Ascent and the Restructuring of the Capitalist World-Economy.” Journal of World-Systems Research, Vol. VII (Winter 2002).

(9)http://www.china.org.cn/english/features/Brief/192885.htm  (3 Temmuz 2015); Temmuz 2015’te Shenhua şirketinin haftada 7 gün ve 24 saat 30 yıl boyunca yılda 10 milyon ton kömür çıkatmak için işletme ruhsatı almış olması, Çin’in, aynen bir zamanlar Japonya’nın yaptığı biçimde kritik kaynaklara erişim konusundaki yaklaşımının bir örneği olarak görülebilir http://www.bbc.com/news/worldaustralia-33647189 (26 Temmuz 2015).

(10)Sarah E. Kreps and Gustavo A. Flores-Macías , “No Strings Attached? Evaluating China’s Trade Relations Abroad.” http://thediplomat.com/2013/05/no-stringsattached-evaluating-chinas-trade-relations-abroad/, (3 Temmuz 2015).

 

KAYNAKÇA

Amin, Samir. “A Note on the Death of André Gunder Frank (1929-2005)” Monthly Review, http://www.monthlyreview.org/0405amin.htm, Erişim 9 Aralık 2005.

Bunker, Stephen G. Peasants Against the State: The Politics of Market Control in Bugisu, Uganda, 1900-1983. Chicago: University of Chicago Press, 1987.

Bunker, Stephen G. and Paul S. Ciccantell, Globalization and the Race for
Resources: Themes in Global Social Change. The Johns Hopkins University Press, 2005.

Ciccantell, Paul S. and Stephen G. Bunker. “International Inequality in the Age of Globalization: Japanese Economic Ascent and the Restructuring of the Capitalist World-Economy.” Journal of World-Systems Research, Vol. VII (Winter 2002).

Emmanuel, Arghiri. Unequal Exchange: A Study of the Imperialism of Trade. New York: Monthly Review Press, 1972.

Kay, Cristóbal. Latin American Theories of Development and
Underdevelopment. London: Routledge, 1990.

Kreps, Sarah E. and Gustavo A. Flores-Macías , “No Strings Attached? Evaluating China’s Trade Relations Abroad” http://thediplomat.com/2013/05/no-stringsattached-evaluating-chinas-trade-relations-abroad/, Erişim 3 Temmuz 2015.

Litonjua, M. D. “Third World/Global South: From Modernization to
Dependency/Liberation, to Postdevelopment,” Journal of Third World Studies, 34, No:1 (2012).

http://www.china.org.cn/english/features/Brief/192885.htm  Erişim, 3 Temmuz 2015.

http://www.bbc.com/news/world-australia-33647189  Erişim, 26 Temmuz 2015.

21 Şubat Dünya Anadil Günü

Bugün, başlıktan da anlaşılacağı üzere, Dünya Anadil Günü. 1999 yılında UNESCO Genel Kurulu tarafından ilan edilen Dünya Anadil Günü, 2000 yılından bu yana her yıl dünyadaki kültür ve dil çeşitliliğini desteklemek amacıyla kutlanmakta.

Anadilin kültürel varoluş açısından önemi yadsınamaz. Anadillerin korunması sadece bu çeşitliliği korumak açısından değil, aynı zamanda insanlığın kültür mirasını sürdürebilmesi bakımından da kritik önem arzeder. Azınlıkların anadillerini özgürce kullanabilmeleri ve anadillerinde eğitim görebilmeleri, eğitimde yüksek kaliteyi sağlayacak unsurlardan biri olup sürdürülebilir kalkınma çerçevesinde özellikle dikkate alınması gereken bir olgudur. Azınlıkların anadillerini serbestçe kullanabilmeleri ve kendi dillerinde eğitim görebilmeleri, demokratik ve barışçıl bir dünyanın oluşturulmasında da rol oynayacak faktörlerden biridir. Eylül 2015’te Birleşmiş Milletlerin belirlediği ve kabul ettiği Sürdürülebilir Kalkınma için Global Hedefler’inin fakirliğe ve eşitsizliklere son vermek gibi hedeflerine varabilmek için benimsediği 17 hedeften bir kısmının doğrudan anadille ilişkisi açıktır. Diger bazı hedeflerde ise dolaylı bir öneme sahip olan anadil özgürlüğünün korunması için BM programına imza atmış olan ülkelerin bu konuda samimi davranmasını beklemek, dünyadaki herkesin en doğal hakkıdır. Barış, demokrasi ve özgürlük, kalkınma ve adalet gibi kavramları söylemlerinden eksik etmeyen yönetimlerin ve politikacıların samimiyeti, anadiller konusundaki tavırlarlarından rahatlıkla ölçülebilir.

Anadillerin yok olması sadece yerel kültürlerin yok olması demek değil, aynı zamanda insan olarak varoluşumuzun temellerinin yıkılması demektir; uygarlığın ilerleme potansiyelinin dumura uğramasıdır. Bugün dünyada mevcut olan ve ne yazık ki içinde bulunduğumuz 21. yüzyılda kaybolup gitmesi ihtimali yüksek olan 7000 dil, insanlığın önünde duran bir engel değil, kendisinden daha fazla kullanılmayı bekleyen bir hazinedir.