Climatic Anomalies

After a long and wet winter here in Istanbul, where grey, dull and gloomy skies are quite typical, and where you feel the humid chill right in your bones, we finally felt it was a blessing to have the spring. Come May, the judas trees, tulips and all the verdure around the city suddenly created an aura of joy and relaxation (save for the political atmosphere), almost imposing an untimely restfulness.

Plum Tree
Plum Tree

Unfortunately, that did not last very long. Just as we thought we were easing into the summer we found ourselves hit over the head by temperatures hovering around 25 degrees Celcius, almost as oppressive as it usually gets in August.

Judas Tree
Judas Tree

That is certainly welcome considering the outrageous heating bills or not having to worry about a summer with dwindling water in the reservoirs(the summer of 2007 is still in memory!).

Tulips
Tulips

However, as the specialists indicate, weather anomalies cannot be ignored. With global temperatures rising and the arctic ice pack retreating and becoming thinner, and the antarctic glaciers moving into the ocean more quickly than before (http://www.sciencemag.org/content/348/6237/899), here is some food for thought for those who are interested. The chart below indicates weather anomalies based on data from the NOAA. Data: NOAA If the trend of the 20th century is any indication, we are heading towards some real hot years.

 

Advertisements

Roma Üzerine Notlar

Büyük kentlerde, özellikle de imparatorluklara başkent olmuş veya tarihi ve kültürel önemi olan kentlerde görülecek çok şey olur.  Gidilebilecek her yere gitmek isteseniz buna vakit yetmez çünkü çoğu zaman vakit ve nakit sınırlıdır. Bu nedenle de ziyaret edilecek yerleri sınırlı tutmak, buna karşılık sokaklarda, meydanlarda rahat bir şekilde dolaşıp gezilen kentin havasını soluyarak oranın ruhunu anlamaya çalışmak daha gerçekçi bir yaklaşım olabilir.  Örneğin Vatikan’ı görmek ilginç olabilir fakat bunun için uzun kuyruklarda beklemek bir gezi sırasında kendinizi içinde bulmak isteyeceğiniz en son sıkıntı olsa gerek.

Akşam güneşinde Isola Tiberina (Tiber Nehrindeki ada)
Akşam güneşinde Isola Tiberina (Tiber Nehrindeki ada)

Roma’ya Fiumicino havaalanından trenle gayet ekonomik ve rahat bir şekilde gidilebilir.  Merkezi tren istasyonu (Roma Termini, ya da Stazione Termini), şehrin ortasında ve bunun hemen yakınında otobüs terminalleri bulunuyor.

Roma, yedi tepe üzerine kurulu, fazla yüksek binaların olmadığı, rahat dolaşılabilen caddeleri ve sokaklarıyla ve birbirinden ilginç meydanlarıyla hoş bir başkent.

Roma'nın dar sokakları
Roma’nın dar sokakları

Kentin merkezi noktalarından birindeki Viminal adlı tepede yer alan Diokles Hamamı (Terme di Diocleziano), görülebilecek tarihi yapılardan biri.  Bu, 3. yüzyıl sonu ve 4. yüzyıl başlarında İmparator Diokles onuruna yaptırılmış olan bir hamam.  Roma Garından yürüyerek gidilebilecek mesafedeki bu yapının hemen yakınında Cumhuriyet Meydanı ve bu meydana bakan Santa Maria degli Angeli basilikası bulunuyor. Papa 4. Pius tarafından hamamın inşası sırasında ölen çok sayıda hristiyanın ruhuna hürmeten 16. yüzyılda yaptırılmış olan bu basilika, iç süslemeleri için görülmeye değer niteliktedir.

Gene iç dekorasyonu görülmeye değer diger bir kilise Sacre Coeur Basilikası.  Eğer şanslı bir gündeyseniz basilikanın avlusunda güzel bir konsere denk düşmek de mümkün.

Sant’Ivo alla Sapienza, görülebilecek ilginç kiliselerden bir başkası. Kilisenin yapısı ve diger özellikleri, “hikmet” (sapienza) kavramını yansıtacak şekilde düşünülmüş.  Kilise kompleksinin etkileyici kütüphanesini de görmek gerek.

Sant'Ivo alla Sapienza
Sant’Ivo alla Sapienza

Gardan fazla uzakta olmayan Cumhuriyet Meydanının bir ucundan ünlü Fontana di Trevi’ye yürüyerek gidilebilir.  Sabah erken saatte, ortalık kalabalık olmadan gidip oradaki bir kafede kahve ile croissant yemek ve sonra da aheste bir biçimde çeşmenin etrafında dolaşmak, fotograf çekmek, bence rahat bir biçimde birkaç saat geçirmenin bir yolu.  Ayrıca şunu da not düşmek gerekir: İtalyan çöreklerinin ve croissant’larının ayrı ve çok hoş bir tadı var. Sabah sokaklarda bunların kokusunu duyarak yürümek kolay unutulur şey değil.

Oceanus: Trevi Çeşmesinden detay.
Oceanus: Trevi Çeşmesinden detay.

Roma’ya gidip de Colosseo’yu görmemek olmaz.  Roma’nın sembollerinden biri olarak her yerde fotograflarını gördüğümüz bu bina, insanda adeta dişleri dökülmüş bir ihtiyar, hatta etrafına kötülük saçan bir cadı izlenimi uyandırıyor.  Bu görünüşüyle de insanı ürpertiyor. Binanın insanda uyandırdığı bu tatsız duygular, acaba bir zamanlar burada sevimsiz birtakım işler yapılmış olduğunu bilmekten dolayı bilinçaltımızda oluşmuş bir imgelemin sonucu mudur?  Herşeye rağmen Colosseo’nun görülmesi gerektiğini vurgulamak isterim.

Roma’da da diger büyük kentlerde olduğu gibi etnik çeşitlilik göze çarpıyor.  Kelimenin tam anlamıyla İtalya’nın göbeğinde sokaklarda çok sayıda Afrikalı ve Asyalı mevcut.  Bunların bir kısmı seyyar satıcılık yapıyor, bir kısmı da dükkânlarda ve benzeri yerlerde çalışıyor.  Roma sokaklarında dolaşırken dikkati çeken bir unsur da çeşmelerin bolluğu idi.  Burada sorun yok; ancak çeşmelerin hepsinin şakır şakır boşa akmasına anlam vermek mümkün değil.

Coloseo
Colosseo

Tabii Roma sadece tarihi yapılardan ve kiliselerden ibaret değil. Bu nedenle de görülmesi gereken yerlerden biri Trastevere.  Burası Istanbul’un Ortaköy’ünü andıran bir mekân.  Lokanta, bar ve kafelerle dolu olan Trastevere’nin dar ve parke taşı döşeli sokaklarında dolaşarak gayet güzel vakit geçirilebilir.  Eğer Garı merkez alarak ifade etmek gerekirse, Trastevere biraz uzun bir yürüyüş gerektiriyor.  Fakat bu tür yürüyüşler, zaman zaman yorucu olmakla birlikte gidilen yeri görmek ve yakından tanımak için eşsiz bir fırsat oluşturuyor. Trastevere’de Piazza di Santa Maria’nın (Santa Maria Meydanı) orta yerinde gayet tipik olarak bir çeşme var.  Çeşmeyi çeviren basamaklarda bîmekân kimseleri görmemek mümkün değil.  Bu kimseler genellikle köpekleriyle birlikte bu tür yerlerde veya sokaklarda, parklarda yatıp kalkıyor.

Coloseo: İç mekân
Colosseo: İç mekân

Trastevere’nin hemen yakınındaki Botanik Bahçesini gezmek de gezi programına eklenebilir.  Burada daha çok Akdeniz iklimine mahsus bitkiler olmakla birlikte (ve bu da Türkiye’den giden biri için çok ilginç olmayabilir), gezilebilecek hoş bir yer.

İhmal edilemeyecek noktalardan biri yiyip içme olduğundan bu konuda da birkaç not düşmek gerek: Roma’da lokanta fiyatları gayet uygun.  Istanbul ile karşılaştırılacak olursa, daha da ucuz olduğunu teslim etmek gerekir.  Bir spagetti ile salatayı yaklaşık 17-18 karşılığında yiyip doyabilirsiniz.  Porsiyonlar ufak olmadığı için paranızın karşılığını almış olursunuz.  Çoğu zaman lezzetli bir pizza ile bir bardak şarap 13-14 euro’yu geçmeyecek bir fiyata maloluyor.  Bu da gayet makul.  Verilen şarap “house wine” olmakla birlikte genellikle gayet rahat içilebilen bir şarap oluyor. Gelir düzeyinin daha yüksek olduğu bir yerde herhangi bir şeyi Istanbul’dakinden daha ucuza ya da en fazla aynı fiyata alabiliyorsanız, gittiğiniz o yer ucuz demektir.

Müzisyen: Kent meydanlarındaki eğlenceli hayata örnek.
Müzisyen: Kent meydanlarındaki eğlenceli hayata örnek.

Roma’da her yere yürüyerek gitmek mümkün olmayabilir.  Bu nedenle bir “Roma Pass” almakta fayda var.  Bununla otobüse ve metroya binmek, müzeleri gezmek mümkün.  Örneğin, Colosseo’ya metroyla gidip gelmek gayet kolay.  Otobüsle de pek çok yere ulaşılabiliyor.  İyi bir harita, biraz sağduyu ve biraz pratik zekâ ile halledilemeyecek bir şey yok.

Navona Meydanı.
Navona Meydanı.

Istanbul’da yaşayan biri için Roma, insanda küçük bir şehir hissi uyandırıyor.  Istanbul’un devasa ve artık başedilmesi mümkün olmayan kalabalığı ve gürültüsünden sonra Roma gibi muhteşem binalar ve pek çok tarihi eserle dolu büyük bir şehir bile insana adeta kasaba hissi veriyor.  Roma ‘da dolaşırken ne yazık ki yer yer idrar kokusu duymamak mümkün değil.  Nitekim, güpegündüz, insanların doğal ihtiyaçlarını sokakta karşıladığına tanık olabiliyorsunuz! Umumi tuvalet diye bir şeyin olmaması mıdır bunun nedeni acaba?  Sokaklarda önemli sayıda dilenci, sarhoş ve evsiz barksız insan görmek, (kapitalist dünyada) bütün büyük kentlere mahsus bir sefalet olsa gerek.

Castel Sant'Angelo
Castel Sant’Angelo

Sabahın erken bir saatinde Castel Sant’Angelo’ya giden köprü üzerinde yere eğilmiş dilenen bir kadın, ya da bir ara sokakta kenara serdiği bir çulun üzerinde köpeğiyle yanyana oturan bir adam, son derece çarpıcı ve dramatik bir tablo oluşturuyor.

Kesinlikle görülmesi gereken yerlerden biri Piazza Navona.  Burası büyük bir meydan.  Meydanın bir yanında bulunan muhteşem bina Brezilya Büyükelçiliği.  Diger pek çok meydanda olduğu gibi burada da kafeler ve lokantalar var ve bunlardan birinde oturup bir aperitif içerek veya güzel

Coloseo'nun civarından görüntü.
Colosseo’nun civarından görüntü.

bir yemek yiyerek gayet hoş vakit geçirilebilir.  Bir lokantada bir taraftan kemal-i afiyetle pizzanızı yer ve şarabınızı yudumlarken diger taraftan etraftaki insanların atraksiyonlarını – müzisyenler, ressamlar, ilüzyonistler, ve saire – seyretmek hoşça vakit geçirmek için iyi bir alternatif.

Coloseo civarından görüntü.
Colosseo civarından görüntü.

Okur yazar kimseler olarak görmek isteyebileceğiniz yerler arasında kitapçılar da olabilir.  Bütün kitabevlerini keşfedecek fırsatım olmamakla birlikte Mel, Libreria Croce ve La Feltrinelli’yi tavsiye edebilirim.

In vino veritas.
In vino veritas.

Roma yer yer dar sokaları, caddeleri ve meydanlarıyla güzel ve görülmesi gereken yerlerden biri.  Doğu Roma İmparatorluğunun başkentinden Batı Roma’nınkine gitmek ise pek çok bakımdan ayrıca ilginç.

 

Dil ve Çeviri Ehliyeti Üzerine

1990’lı yıllarda özel radyo ve televizyon yayınlarının yasallaşmasıyla birlikte ve toplumdaki genel yozlaşmaya paralel olarak basın dünyasının nasıl seviyesizleştiğine şahit olduk. Ayyuka çıkan bu düzeysizliğin bir boyutunu da Türk Dili’nin kullanımına ilişkin olarak görüyoruz. Söz konusu yayınlarda tahammül sınırlarını zorlayan amiyane dil bir tarafa, bir de acınası bir cehaletin ne ölçüde hüküm sürdüğüne şahit oluyoruz.

Toplumda yaşayan insanların güven, huzur ve sağlığına yönelik olarak icra edilen bütün mesleklerde kişilerin ehil olduklarını kanıtlamaları gerekir. Örneğin bir doktor, mesleğini icra etmeden önce staj yapmak ve bazı uygulamaları öğrenmek zorundadır. Öğretmenler, mesleğe başlarken önce stajyer öğretmen olarak çalışırlar, daha sonra aslen atanırlar. Bir avukat da, önce staj yapar, sonra yazıhane açar ve dava almaya başlar. Hatta daha da basit bir örnek verecek olursak, otomobil kullanmak isteyen bir vatandaş, önce bu işin nasıl olacağını öğrenir, sonra da sınavlara girerek ehliyet alır ve böylece direksiyon başına geçer. Diger pek çok meslek ya da uygulama için de benzer düzenlemeler vardır. Aynı düzenlemelerin, artık tercüme yapan kişilerden de istenmesi zamanı gelmiştir, çünkü ehliyetsiz mütercimlerin yaptıkları cahilane hatalar, bütün bir millete ve onların diline yapılmış bir saygısızlık olmanın ötesinde, dil kirliliğine de yol açıyor. Bunun için, her ne tür tercüme olursa olsun, bu işi yapacak insanların sıkı bir dil sınavına tabi tutulmaları ve ancak ehliyet sahibi olduktan sonra çeviri yapmalarına izin verilmesi gerektiği anlaşılıyor.

Devlet televizyonunda bir caz programı düşününüz ki, cazın tarihçesini anlatan kişi, “New Orleans’taki kırmızı ışıklı bölgeler” den bahsediyor. Gene aynı sunucu, birtakım müzisyenlerin, başka bazı kişilerin “idol”leri olduğunu tekrar tekrar ifade ediyor. İngilizce bilmeyen biri, bu ifadelerden ne anlayabilir acaba? Hiçbir şey! Bu, verilebilecek tek bir örnek ve nisbeten de zararsız sayılabilecek bir örnek, çünkü hiçbir anlaşılır tarafı yok.

Bir de şu örneğe bakalım şimdi: Bir Amerikan filminde, Vietnam’da cephede birbirleriyle sohbet eden Amerikalı askerler, içinde bulundukları durumdan bıkkınlıklarını dile getiren ifadeler kullanmaktadırlar ve bir tanesi, arkadaşına dönüp “Eve ne zaman gideceğiz acaba?” gibi bir soru sormakta, öbürü de “Bilmiyorum” demektedir. Bu da nisbeten anlaşılabilen ve az zararlı bir bilgisizlik örneği.

Yukarıda belirtilen ilk örnekte kullanılan “kırmızı ışıklı bölgeler” ile kastedilen, “red light districts”, yani, kentin fuhuş semtleridir. Bu belgeselin çevirisini yapan kişiler besbelli ne İngilizce, ne de Türkçe biliyorlar. İngilizce bilmiyorlar, çünkü bu deyimin ne demek olduğunu anlamamışlar. Türkçe de bilmiyorlar, çünkü böyle bir ifadenin Türkçe’de hiçbir anlam veremeyeceğinin dahi farkında değiller. “İdol”lere gelince: Burada kastedilen, bir kişinin başka bir insana duyduğu hayranlıktır. Fakat ne kadar yazık ki, Batı dilleri ile aşinalığı olmayan insanların bu sakil ifadelerden bir anlam çıkarabilmesi mümkün değil. İdol’ün anlamı put, yani, sanem’dir. Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, kastedilen, çok büyük hayranlık duyulan kişilerin ilâhlaştırılmasıdır.

Şimdi ikinci örneğe bir bakalım. Burada Amerikalı askerler, sıla hasreti içindedirler ve bir an önce yurda dönmek istemektedirler. Bu da Türkçe’de yurt, ya da memleket sözcükleriyle ifade edilir. Fakat İngilizce’deki “I want to go back home” ya da benzeri ifadelerdeki “home”, burada ev değil, memleket, yurt demektir. Nitekim, Türkçe’de doğal konuşma içerisinde bu ifadeleri kullanırız. Ama işinin ehli olmayan mütercimler, tercüme işinin motomot çeviriden ibaret olduğunu sanmakta ve bu gibi konuşmaları kelime kelime çevirmektedirler.

Bir de bu cehaletin neden olduğu dil kirliliği var ki ona da bazı örnekler göstermek gerekiyor. Televizyon filmlerinde, özellikle pembe dizi (soap opera) tipi yayınlarda sıkça karşımıza çıkan hatalar, artık televizyon seyircisi gençlerin diline girmiştir: Bir genç, öbürüne “Abi, hiç çalışmadan girdiğim sınavdan 70 aldım” türü bir şey söyler, diger genç de ona “Ciddî olamazsın” der. Hatta bu garip ifade artık reklamlarda dahi kullanılmaya başlamıştır. Halbuki Türkçe’yi iyi bilen ya da özenle kullanan herkes teslim edecektir ki, bu dilde böyle bir ifade yoktur, ve bu tip konuşmalar, İngilizce’den yapılan yanlış çevirilerden kaynaklanmaktadır.

Aslında burada ciddî olamayan, bu dil kirliliğine yol açan çevirmendir! Bu örneklerin tam bir listesini verecek olsak, ortaya epey uzun bir döküm çıkar. Fakat, biz bir örneğe daha bakıp bu yazının sonunu getirelim. Gene İngilizce’den çevirilen filmlerde şöyle bir durum sık sık karşımıza çıkıyor: Diyelim ki bir kadın, bir erkek arkadaşını ziyaret eder. Odasına girdiği zaman arkadaşıyla merhabalaşırlar, sonra da erkek, kendisini ziyarete gelen kadına “Neden oturmuyorsun?” der. Bu da İngilizce’yi iyi bilmeden tercümeye kalkışmanın bir sonucu hiç kuşkusuz. Burada ve benzer durumlarda, örneğin, “Neden bir içki almıyorsun?”, vs. dendiğinde, “Why don’t you have a seat”, ya da “Why don’t you have a drink?” denmiştir ki, İngilizce’de bu bir soru değil, tekliftir. Bunun Türkçesi ise, “Otursana” ya da “Oturmaz mısın” gibi bir ifadedir. Gene Türkçe’de, “Neden oturmuyorsun” dendiğinde, gerçekten karşımızdaki kişinin neden oturmadığını merak ettiğimiz için böyle bir soru sorarız.

Yukarıdaki birtakım tipik örneklerden gördüğümüz gibi, milyonlarca insanın her gün her dakika izlediği (zaten kalitesiz) televizyon programlarının tercüme edilmesi, hiç de ehil olmayan ellere teslim edilmektedir. Bu yetersizlik sadece televizyon programları için değil, gazetelerde ve dergilerde yayınlanan makaleler için de geçerlidir. Ayrıca diger dillerden yapılan tercümelerin de pek güvenilir olmadığını görüyoruz. Gerek devlet televizyonunda ve gerekse özel kanallarda yayınlanan filmlerin Türkçe alt yazılarında hatalı çeviriler yapılıyor. Toplumun sağlığı açısından nasıl ki diş tabibi olmak için dişçilik fakültesine gitmek gerekiyorsa, nasıl ki sağlık memuru olmak için belli bir teknik eğitim gerekiyorsa, çeviri yapabilmek için de bu işe niyetlenenlerin ehliyet alması gerekir ki, ortaya çıkacak işin niteliğinden emin olabilelim. Bir dili kırık dökük biliyor olmak, bu gibi işler için yeterli değil. Üniversite mezunu olmak da yeterli olmayabilir. Ayrıca, anadile de çok iyi hakimiyet gerekir ki, bu da üniversite mezunu olmakla hemen elde edilebilecek bir beceri değil.

Fakat ne yazık ki Türkiye, cehaletin körüklendiği, bayağılığın komedi diye kitlelere yutturulduğu, eğitim kalitesinin gitgide düştüğü ve Prof. Doğan Kuban’ın Cumhuriyet gazetesinde pek çok kez isabetle belirttiği üzere kır kültürünün hükmü altında yaşayan bir ülke haline geldi. Bu atmosferin kısa ya da orta vadede dağılacağını ummak herhalde fazla iyimserlik olacaktır. Konuşulan ve milleti millet yapan tek ve en önemli unsur olan dile özen gösterilmesini talep etmek ise kültürel hayatiyet için gerekli olduğu kadar bir onur meselesi olarak görülmelidir.